Osmanlı Modernleşmesinin Ana Hatları ve Bugün

Osmanlı Modernleşmesinin Ana Hatları ve Bugün

OSMANLI MODERNLEŞMESİNİN ANA HATLARI VE BUGÜN

GİRİŞ 

Modernleşme eğilimleri Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. Yüzyıl çalışmalarının başında gelir. Viyana’nın fethedilememesi üzerine yenilenme yolları arayan Osmanlı İmparatorluğu toplum hayatında ve siyasal hatta derin etkiler bırakan bir değişim sürecine girmiştir. Bu süreç pragmatist amaçlarla başladıysa da zaman içerisinde köklü ve kurumsallaşan bir değişim başlamıştır.

Değişimler sancıları ve çatışmaları beraberinde getiren süreçlerdir. Şüphesiz ki bu süreçler başlamadan önce de çeşitli çatışma ve sancılar mevcuttur. Hatta bu süreçler kendilerinden önceki çatışma ve sancılardan da kaynaklı olarak doğarlar. Lakin değişim süreçleriyle beraber çatışma grupları çatışma şekilleri değişiklik göstermeye başlar. Tanzimat ile başlayan süreçte Osmanlı İmparatorluğu’nda da bu tarz bir değişim ortaya çıkmıştır. Bu dönüşümün etkisi bu günlere kadar ulaşmıştır. Bu sebeple bu yazıda elimizden geldiğince o dönemin bugünlere nasıl uzandığını açıklamaya çalışacağız.

OSMANLI MODERNLEŞMESİNİN BAŞLAMASI VE FİKİR AKIMLARININ KÖKENİ

Osmanlı Modernleşmesi daha öncede belirttiğimiz gibi oldukça pragmatist amaçlarla başlamıştır. Osmanlı ordusunu yeniden bir düzene koymak istemiştir. Bu sebeple Batı dünyasını gözlemeye başlayan Osmanlı bir reform sürecine girmiştir. Sürecin başlangıcı için önemli olan nokta Tanzimat Fermanı’yla başlayan Tanzimat Dönemi olsa da III. Selim’de bu yönde adımlar atmak istemiştir. Fakat bir isyanla tahttan indirilen III. Selim bu isteğini başaramadan öldürülmüştür. Bu sebeple III. Selim’in istekleri ancak yirmi yıl sonra II. Mahmut tarafından gerçekleştirilebilmiştir.

Reform sürecinin yirmi yıllık bir gecikmeyle başlaması önemli zorluklar doğurmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun reform süreci Napolyon’un ardından Avrupa’nın kendisini toparlayıp gücünü dışa aktarmaya başladığı bir döneme denk düşmüştür.[1] Bu sebeple reform sürecinde Osmanlı İmparatorluğu dış baskılarla da uğraşmak mecburiyetinde kalmıştır. Bu sebeple “III.Selim’in kara bahtı imparatorluğunda kara bahtı olmuştur.”[2]

Bununla beraber seleflerinden daha ustaca davranan II. Mahmut halk desteğini de alarak Yeniçeri Ocağını kapatmayı başarmıştır. Bu olay modernleşmeyi hızlandırmıştır. Çünkü ordusunu yenilemek isteyen imparatorluğun önündeki geleneksel engel ortadan kalkmıştır. Bu durumda ortaya çıkan boşluğu doldurmak ve modern bir ordu kurma çabası hızlanmıştır. Hızlanan bu çabalar modern bir ordu kurabilmek için eğitimden iktisadi hayata kadar geniş bir yenilenme yelpazesinin gerekliliğini ortaya koymuştur. Bu doğrultuda II. Mahmut döneminden başlayarak tıbbiye, harbiye, mülkiye, mühendislik fakülteleri, ilköğretim okullarının yanı sıra maliye, ulaşım gibi alanlarda da reform çalışmaları imparatorluğun sonuna kadar yürütülmüştür.

Tanzimat süreci sadece bunları beraberinde getirmemiştir. Tanzimat süreci Türkiye’de meydana gelen ideolojik çatışma gruplarının doğduğu dönemdir. Bu dönemde kişiler üzerinden başlayan fikri ayrılıklar daha sonraları geniş kitleler kazanmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan başlıca fikri akımlar: İslamcılık ve Milliyetçilik olmuştur. Bir fikri akımı bünyesinde barındırmamasına rağmen Türk siyasetinin önemli bir grubuolan Merkez Sağ’da bu dönemde doğmuştur. Daha sonraları Liberalizm ve Sol’da bunlara eklenmiştir.

İslamcılık Tanzimat dönemiyle beraber gelen kültürel değişime muhafazakâr bir tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Bu kültürel değişme bir çöküntü olarak okunmuş ve buna şeriat ile getirilecek bir düzenleme çözüm olarak görülmüştür. [3] Burada akla gelenin tersine İslamcılık, gerek Şerif Mardin’in gerekse de İlber Ortaylı’nın belirttiği gibi, laik bir akımdır. İslamcılık fikriyatı doğumunda Batı kurumlarına karşı değildir. Hedefi bu kurumların bir şekilde İslami değerlere uydurulmasıdır. [4]  Burada ki önemli nokta İslam’a ait kurumların korunmasından ziyade yeni gelenlerin uydurulmasının amaçlanmasıdır. Aslında İslamcılık kuramının beslendiği İslam Medeniyeti ve İslam Kültürü gibi kavramlar 19.YY’da Batı’dan devşirilmiş kavramlardır. Bu kavramlar o dönemde Batı’da büyük yankı uyandırmasa da Orta Doğu’ya kavramların gelmeleriyle, özellikle Arap düşünürleri tarafından, büyük ilgiyle karşılanmıştır. [5] Ayrıca ulusçuluk akımlarının etkisiyle Arap Milliyetçiliğinin içerisine de dahil edilmiştir. Türkiye’deki “radikal laik” kesimin İslamcılık ile olan çatışmasında Arap milletine de cephe almasında bu faktör önemlidir.

Bugün Türkiye’deki Türk-İslamcı ve İslamcı kitlelerin arasındaki farkta buradan gelmektedir. İkisinin de Osmanlı Dönemi’ndeki doğuşları çok yakın temellerden beslense de ulusçuluğun etkisi farklılaştırmayı başlatmıştır. Türk-İslam sentezini doğuran etkide orijin olan nokta milliyetçilik değildir. İslam’a hizmette yarışan kavimler arasında üstün olmayı vurgulayan bir tür sentezin doğmasıdır. Ayrıca bu noktada kavimler arasında din algısındaki farklarda dikkate alınmaya değerdir. Çünkü bugün dahi her mezhep ve toplum kendisinin dini daha doğru algıladığı iddiasını taşımaktadır. Bu bağlamda ortaya çıkan sentez çok anlamsız değildir. İslamcılık ve Türk-İslamcılık arasındaki çatışmada İslamiyet’in kavimcilik yapmayı yasakladığı İslamcılar tarafından çokça kullanılan bir söylemdir. Buna karşılık İslamiyet’in kavimleri tanıdığı ve kavimlerin birbiriyle iyi işte yarışması gerektiği emri doğrultusunda Müslüman Türklerin İslam’a hizmet yarışında önde olduğu fikri Türk-İslamcılar için bir dayanak noktası oluşturmaktadır. [6] Aslında ortaya çıkan bu çekişme İslam’ın nasıl algılandığı üzerine paradoksal bir yapı taşımaktadır. Burada pek tabii olan nokta ise her iki grubunda kendisinin doğru algıladığı yönündeki iddiasıdır.

Türk kelimesi bir ulus adı olarak uluslaşma sürecinin çok öncesinde mevcuttur. Batı milletlerinin adını bulması 12.-13. Yüzyılı bulurken bir ulus olarak Türklerin bahsedildiği Orhun Yazıtları 8.Yüzyılın ilk yarısına aittirler. Bununla beraber Türk kelimesinin kapsamı, dönemsel şartlar doğrultusunda, kimi zaman daha geniş toplulukları kapsarken kimi zaman da daha küçük toplulukları kapsamıştır.[7] Bununla beraber modern anlamda Türk milliyetçiliğinden bu dönemde bahsetmek mümkün değildir. Modern Türk Milliyetçiliği 19. Yüzyılın ortalarından itibaren doğmuştur. Türk milliyetçiliğinin doğuşu Orta Asya ve Kafkas Türklerininkinden farklıdır.

Türk milliyetçiliğinin Anadolu’daki doğuşunda Osmanlı bürokrasisindeki değişim önemlidir. Osmanlı Devleti’nde merkezi yönetimin güçlendirilmesi Tanzimat’ın önemli faaliyetlerindendir. Bu doğrultuda taşrada, merkezi yönetim için vergi ve asker toplayanlara paşalık gibi unvanların yanında devlet kademesinde görevlerde verilmiştir. Bu kişilerden Balkan kökenli olanlar kendi ulusal bağımsızlık hareketlerine katılırken; Türk olanlar Osmanlı merkezi yönetimine girmeyi tercih etmişlerdir. Bu durum beraberinde bürokraside Türkleşmeyi getirmiştir. [8] O dönem için sırtını bürokrasinin yüksek kademelerine dayayarak kendi geleceğini güvenceye alan Osmanlı aydını da bu değişime ayak uydurmuştur. [9] Bu süreç beraberinde dilde sadeleşme, bürokrat yetiştirilmesi için eğitimin düzenlenmesi gibi önemli çalışmaları getirmiştir. Oluşan bu yeni yapı içerisinde bürokrat kadrolarının giderek Türkleşmesi ve Türklük kavramının önem kazanması ile Türkiye’de milliyetçilik doğmuştur. Osmanlı’nın son döneminde, savaş koşullarının getirdiği ayrışma ile bir bilinç olarak karşımıza çıkan Türklük, Cumhuriyet Dönemine de aktarılmıştır. Bu bilincin taşıyıcılarının subaylar olması da şaşırtıcı değildir. Zira Osmanlı tarafından Türk olmanın hakir görüldüğü dönemlerde dahi ordu Türklerden seçilmiştir.  Türkçülük -veya milliyetçilik- akımının İsmail Gaspıralı gibi Türkistan fikir adamlarına dayandırılmaya çalışması olay ve olgular üzerine doğan bu akıma teorik bir altyapı üretilmeye çalışılmasındandır. Özetle Türkiye’deki milliyetçilik, tıpkı İslamcılık gibi, teorik bir temel üzerine değil günün olay ve şartları doğrultusunda gelişen durumlara göre doğmuştur. Milliyetçilik için bu durumu tetikleyen faktör ise bürokrasideki Türkleşmedir. Türkçülük akımları nerede olursa olsun teorik bir temelden çok olaylara karşı gelişen tepkiler üzerine olmuştur. İsmail Gaspıralı gibi Türkistan Türkçülüğünün öncüleri Rus işgaline karşı birleşme ve direnme fikriyle yola çıkmışlardır. Bu sebeple Avrupa’daki Liberalizm veya Marksizim’in sahip olduğu gibi bir teorik temelden yoksundurlar. [10] Türkiye Türkçülüğünün bir yazar ve fikir adamı kadrosunun geniş kitleyi etkilemek için yaptığı çalışmalardan çok bürokrasinin ve devamında devletin Türkleşmesinden kaynaklanması onu Türkistan Türkçülüğünden ayıran başlıca özelliğidir.

Türk Milliyetçiliğinin devlet üzerinden doğmasının iki sebebi vardır. Bunlardan birincisi bürokrat kadrolarına giren Türkler ile Türk adının yeni bir anlam kazanmasıdır. Türk adı cahil köylü anlamından böylece çıkmıştır. Bu Türk olan Osmanlı tebaasının kendisine yer edinmesini ve kimlik kazanmasını sağlamıştır. Bu etki Türk Milliyetçiliği’nin kitle bulmasının önünü açmıştır. İkinci olarak ise bürokratların uluslaşma etkisini erken yaşayan kesim olmasındandır. Cumhuriyet Dönemi’nde Bir millet olarak Türk adının sahiplenilmesi ile sonuçlanacak bu sürecin ilk tohumlarını atacak kadrolar bu şekilde yetişmiştir. Kanaatimizce bu sebepledir ki Türkiye’de milliyetçi gruplar devleti fazlasıyla önemsemekte ve korumaya çalışmaktadır.

Milliyetçilik ile ulusalcılık Türkiye’de bugün için iki ayrı fikir akımı halindedir. Bunlar doğuşunda ortaklık içerse de milliyetçiliğin geçirdiği evrimsel süreçte farklılaşmışlardır. Bu kapsamda Türkiye’de Ülkücüler ve Ulusal Sol olarak iki grup doğmuştur. Bu ayrımdaki etken din orijinli milliyetçilik ile sol orijinli milliyetçilik arasındaki farktır. Milliyetçiliğin Namık Kemal’lerden bu güne gelene kadar yaşadığı evrimsel süreçte Atatürk reformlarından olan halkçılık üzerinden milliyetçiliği sola entegre eden grup Ulusal Sol’u oluşturmuştur. Bununla beraber dini orijin kabul ederek -beklide dini kimliğine milliyetçiliği ekleyerek demek daha doğru- oluşan Türk-İslamcı grup ise Ülkücülüğü oluşturmuştur. Osmanlı’da milliyetçiliğin doğuşunu dikkate aldığımız zaman Ülkücülük; milliyetçiliğin köklerine sadık kalarak milliyetçiliği sürdürenlerin oluşturduğu bir gruptur. Ulusal Sol –veya Ulusalcılık- ise milliyetçiliği solculukla bağlayarak ortaya çıkmış ve milliyetçiliğin köklerinden ayrılmıştır. Osmanlı’nın son döneminde bu ayrımın çok net görülememe sebebi İttihat Terakki’nin her iki grubu da çatısı altına almış olmasıdır.

Türkiye’de merkez sağın oluşumundaki sembol isim olarak Ahmet Mithat Efendi görülebilir. Toplumun alt kademelerinden gelen  Ahmet Mithat Efendi Türk askerinin cengaverliğini övecek kadar milliyetçi bununla beraber dini ve kültürel değerlere sıkı sıkı sarılacak kadarda muhafazakardır. Bununla beraber ölçülü ve kontrollü olmak koşuluyla Batı’yla etkileşimi de kabul etmektedir.  Türkiye’de klasik merkez sağ görüşü olan Batı’nın ilim ve fennini alalım, bizdeki iyi yanlardan ise vazgeçmeyelim anlayışı Ahmet Mithat Efendi’de görülür. [11] Namık Kemal ve Ali Suavi gibi milliyetçiliğin ve İslamcılığın önde gelen savunucularında da muhafazakârlık ve milliyetçilik bir arada görülse de Ahmet Mithat Efendi için bu iki kavrama olan uzaklık daha dengelidir. Diğerleri ötekini kenara atmamak üzere birine daha fazla önem vermişlerdir. Cumhuriyet tarihinde 2000’li yıllara kadar merkez sağın siyasi açıdan en güçlü cephe olmasının sebebi bu dengedir. Bu denge sıradan bir insanın hayatında kökten değişimler yapmayı gerektirmemesinin yanında, sıradan bir insanın diğer iki görüşün içine girdiği çatışmalarından da uzak durabilmesini sağlamıştır. Bu uzak duruş merkez sağ liderlerinin gerek İslamcılar gerekse de Milliyetçiler tarafından çeşitli ithamlarla suçlanmasını beraberinde getirmiştir.

Türkiye’de solun gelişimi açısından Marx’ın etkilerinin Avrupa’da görüldüğü döneme gitmek pek mümkün değildir. Zira Türk diplomatlarının, eğitim ve sürgün için Avrupa’ya giden kişilerin yazışmalarında Marx’dan bahsedilmemektedir. [12] Türkiye’de sol İkinci Meşrutiyet sonrası görülmektedir. Türkiye’ye solun ilk girişi Balkanlar üzerinden olmuştur. [13] Bu dönemde oluşan sol Atatürk döneminde Nazım Hikmet ile hız kazansa da 1960’lı yıllara kadar etkili bir kitleye ulaşamamıştır. Bu sebeple sol Tanzimat dönemi kökenli bir akım değildir. Türkiye’de solun toplumsal etki yaratacak boyuta ulaştığı yıllarda ortaya çıkan 68 Kuşağı bir tepki sonucu ortaya çıkmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından yetişen kuşakların başlattığı 68 Kuşağı hareketi bütün dünyada farklı şekillerde etkisini göstermiştir. Türkiye’de bu etki sol akım olarak cereyan etmiştir. [14] Bu tepkinin sebebi siyasetin yıllarca CHP ve Demokrat Parti arasında geçmesi ve farklılıklar üretememesidir. Türkiye’de solun bir tepki olarak ortaya çıkması; solun olaylar çevresinde gelişen bir siyasi akım olmasına ve kurumsallaşan olgular yaratamamasına sebep olmuştur. Ayrıca bu kadar olay kökenlilik kafa karışıklığını da beraberinde getirmiştir. Atatürkçülük ile Sosyalizm arasında yaşanan git geller bugün dahi çözülememiştir.

ATATÜRK DEVRİMLERİ, LAİKLİK VE DEMOKRASİ

Atatürk döneminde yapılan devrimler birden bire gerçekleşmiş değildir. Dilde sadeleşme, kadın hakları mücadelesi, devlet eliyle sanayileşme, halkın daha fazla hak ve hürriyetine yönelik talepler, eğitimde laikleşme gibi çabalar Osmanlı’da görülmektedir. Bu tarz gelişmeler doğrultusunda çalışmalar da yapılmıştır. Fakat bunların hiç birisi Atatürk reformları kadar keskin olmamıştır. Bu sert dönüşüm Atatürk devrimlerinin birden bire gerçekleşmiş olduğu izlenimi vermektedir. Aslında içerisinde radikal dönüşümler içermekle beraber Atatürk devrimleri Tanzimat’tan bu yana arzulanan gelişmelerin net bir şekilde hayata geçmesidir.

Atatürk devrimlerinin isyanlarla karşılaşmasının sebeplerinden birisi topluma yeni külfetler yüklemesidir. Halka yeni külfetler yükleyen her yenilik, kendisine karşı olan tepkiyi de beraberinde getimiştir. [15]Duyun-u Umumiye gelene kadar sistemli çalışmayı başaramayan ve aslında doğru dürüst vergi dahi toplayamayan Osmanlı maliyesinin ardından, kurulan yeni devletin vergi toplaması dahi tepkileri beraberinde getirmiştir. [16] Bu sebeple Atatürk Devrimleri ve Atatürk Dönemi büyük bir zulüm dönemi gibi algılanmıştır. Bu sebeple Atatürk yönetimi toplumdan kopukluk ve jakobenlikle suçlanmıştır. Yeri gelmişken dikkat çekmek istediğimiz bir nokta da Osmanlı yönetimini göklere çıkarırken Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Atatürk’ü bu kadar yermenin anlamsızlığıdır.  Dil devrimi gibi en az tartışma götürür bir konuda dahi çok sert eleştiriler yapılması açıkcası vicdansızlıktır.

Cumhuriyet kurulduğundan bugüne kadar laiklik tartışması sıcaklığını korumuştur. Laikleşme süreci Osmanlı döneminde, 19. Yüzyılda, başlamıştır. İçerisinde çok çeşitli dini gruplar barındıran Osmanlı Devleti’nin merkezileşme çabaları laik bir yönetimi mecbur kılmıştır. Bu doğrultuda Osmanlı yöneticileri laik eğitim ile bürokrat ihtiyacını karşılama yoluna gitmişlerdir. Bununla beraber yetişen laik kadrolar ilmiye ve ulema sınıfıyla sürtüşmeler yaşamaya başlamıştır. İkinci Meşrutiyet sonrasında ise dini temelli eğitimi elinde tutan ilmiye ve ulema ile laik eğitim sahibi kadrolar arasındaki çatışmalar alenileşmiştir.  [17] Bu çatışmayı miras alan Türkiye Cumhuriyeti rasyonel bir tavırla laikliği seçmiştir. Çünkü dini, etnik ve kültürel olarak çok çeşitliliği içeren bir toplumdaki bireyleri aynı hukuk düzenine bağlayarak yurttaş yapmak laikliğin ta kendisine işaret etmektedir. Osmanlı yöneticileride aynı amacı gütmüş olduğu için laikleşme yönünde adımlar atmak zorunda kalmıştır. Laikleşmenin başlaması Meşrutiyet Dönemlerinde meclise müslim ve gayri müslim tebanın beraber girmesiyle başlamıştır. O günlerde laiklik olduğundan bahsetmek güç olsa da; bu gelişme laikliğin önünü açan ve  hatta laikliği mecbur kılan bir gelişmedir. [18]

Laikliğin bu kadar sorunu beraberinde getirmesinin iki nedeni vardır. Bunlardan birincisi laikliğin grupların çıkar çatışmalarını beraberinde getirmesidir. Burada işaret etmek istediğimiz nokta laik eğitim alan kadroların, İran’dakinin aksine yenileşmeyi ve modern bilmi ele almayı bir türlü başaramayan ilmiye ve ulemayı saf dışı bırakmasıdır. Kendisine yeni düzende yer edinemeyen bu grup, dinin kitle toplama etkisini kullanmak için, laikliğe karşı dini ve dindarlığı öne sürmüştür. Bu yapı giderek sistemle sorunu olan bütün grupları toplayarak bugünlere gelmiştir. Aslında AK Parti’nin iktidara gelmesi bu sürecin sonucudur. Bakıldıdığı zaman dindar insanlar ile yaşam tarzları hiç bağdaşmayan Adnan Menderes gibi birisinin rol model olarak ortaya konulması oldukça şaşırtıcıdır. Fakat mesele, yukarıda da belirttiğimiz gibi, bir süre sonra sistemle sorunlu olan bütün grupların toplanmasıyla başka bir hal almıştır. Bunun dışında AK Parti’ye destek veren liberaller, Kürtler gibi grupların temel meselesi, AK Parti yönetiminin geldiği kökeninin aksine laiklik ile değildir. Bugüne baktığımız zaman Başbakan Erdoğan’ın “ezilenlerin iktidarıyız” söylemi bu kapsamda anlam kazanmaktadır.

Aslında laiklik konusunda AK Parti ile en uyuşan grup Türk-İslamcılardır. Bunun sebebi laikliğin beraberinde getirildiği sorunların ikinci yatmaktadır. Bu neden laikliğin radikal laik siyasal gruplar tarafından, zaman zaman ordu da alet edilerek, bir “sopa” olarak kullanılmasıdır. Laikliğin bir sopa olarak kullanılması laikliği olduğundan çok daha karmaşık kıldığı gibi bireyin dini hürriyet alanına girmesi de laikliğe olan karşıtlığı kışkırtmıştır. Burada önemli olan bir diğer nokta ise bireylerin fikir, ideoloji ve kavramları kendileri üzerinden değilde onların savunurları üzerinden anlamlandırmasıdır. Dolayısıyla din devleti isteği ile çatışacağı açık olmasına karşın, bireyin dini ile herhangi bir sorunu olmayacak olan laiklik bireyleri dahi tehdit eden bir olgu olarak algılanmıştır. Bu durumda İslamcılık ve Türk-İslamcılık radikal laik kesimlerin hedef tahtasına oturmuştur.

Burada unutulmaması gereken nokta iki nedeninde birbiriyle etkileşim halinde olduğudur. İkisi de iktidar mücadelesi kapsamında gruplar tarafından birbirlerine karşı kullanılmıştır. En basitinden yakın zamana kadar sıkça yapılan “dinsiz” ve “yobaz” suçlamaları bu saldırılara örnektir.

Laikliğin her şeye rağmen bugün önemini korumasının sebebi gerçek hayatta sağladığı çıkardır. Çünkü daha öncede belirttiğimiz gibi, laiklik gerek Osmanlı’da gerekse de Türkiye Cumhuriyeti’nde vatandaş kavramının yaratılmasında hayati öneme sahiptir. Bu kadar karışık bir toplumu başka türlü yönetmek mümkün değildir. Bu sebeple iktidara gelen dini orijinli partiler laiklik konusunda yumuşama göstermişlerdir. Bunun son örneği AK Parti iktidarıdır. Başbakan olmadan önce Erdoğan’ın  “ya laiksindir ya Müslüman” söyleminin iktidar olduktan sonra kaybolmasının nedeni de buradadır. Söylediği günler için kendi idealleriyle oldukça tutarlı olan bu söylemin uygulamada toplumu bir arada tutabilecek bir söylem olmaması sebebiyle giderek laikliğe karşı yumuşamak zorunda kalmıştır. Laiklik algısındaki bu mecburi değişiklik Mısır’da laiklik önerme noktasına varmıştır. [19]

Demokrasinin Türkiye’deki durumu günümüzün ateşli tartışma konularından birisi haline gelmiş durumdadır. Bu konuyla ilgili olarak cumhuriyetin kurucu kadrolarına suçlamalar da yöneltilmektedir. Bununla beraber gözden kaçırılan nokta demokrasinin Türkiye’deki doğuşunun Batı Avrupa’dakinden oldukça farklı olduğudur. Osmanlı Devleti’nde bir burjuvaziden söz edilemez. Bu durum cemaatlerin toplumla devlet arasında kurumsal bir yapı kazanmalarına sebep olmuştur. [20] Bu kurumsal yapı toplumun alt kademelerinin yükselmesini sağlayan bir nitelikte kazanmıştır. Osmanlı toplumsal yapısı dikey geçişlere kapalı olmamakla beraber bu dikey geçişleri yapabilmek çok büyük emek gerektirmektedir. Yıllarca medreselerde eğitim görmek gibi zor yollarda emek vermeyi göze alamayanlar için cemaatler bir dikey geçiş noktası haline gelmiştir. Çünkü nesep bağlarının önemini koruduğu Osmanlı toplumunda, toplumda sözü geçen bir dini cemaat liderinin adıyla hareket etmek büyük bir avantaj sağlamaktadır. [21] Cemaatlerin aldığı bu konum devlete ekonomik çıkarları doğrultusunda baskı yapan grupların yerine; sosyal ve siyasal konularda baskı yapan bir cemaat yapısı ortaya çıkarmıştır. Bugünkü demokrasimizde halen sosyal ve siyasal konuların siyasal tercihleri ekonomik sebeplere göre çok daha baskın olarak etkilemesi Türkiye’deki sınıfsal yapının örgütleniş tarzıyla ilgilidir. Cemaatçi yapıyla örgütlenme İbn-i Haldun’un meşhur asabiye kavramına atıfı mecbur kılmıştır. Cemaatçi yapıyla örgütlenme toplumu ekonomik çevrelere göre değil “biz” ve “diğerleri” olarak gruplamak anlamına gelmektedir. Bu sebeple bütün ekonomik sınıflardan kişiler aynı asabiye bağı içerisinde yerlerini alarak ekonomik sınıflanmayı çok daha aza indirmektedir. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin de bu durumu miras almış olması etkilerini göstermiş ve 70’li ve 80’li yıllarda bu cemaatlerin yerini bir çeşit cemaat gibi hareket eden siyasi partiler almışlardır. Siyasi partilerin cemaat gibi hareket etmeleri politik tercihlere gereğinden fazla anlam yüklenmesine sebep olmuştur. Bu durum her gün insanların birbirini öldürdüğü o çatışma dönemine götürmüştür. Ogün siyasi ideolojisi doğrultusunda adam öldürmekten çekinmeyen kişilerin bugün için böyle bir tavır almamalarının altında siyasi tercihlerin bu aşırı anlam yüklemesinden kurtulması söz konusudur. Ayrıca bu süreçte siyasi partilerde cemaat gibi hareket etmekten kurtulup daha çok siyasi parti halini almaya başlamışlardır. Türk siyasal kültürünün bu kadar kavgacı bir yapı taşımasında biz ve diğerleri olarak asabiye bağı oluşturan cemaatçi yapının siyasete etkisi vardır. Bu diğer yandan da siyasi parti fanatizmini körüklemiştir.

Türkiye demokrasisinde gözle görülür bir gerçek ise yerel seçimlerde adayın genel seçimlere göre çok daha öne çıkmasıdır. Bu durum demokrasinin uygulanması anlamında önemli bir gelişmedir. Bu durumun kökleri Osmanlı idare meclislerinde aranmalıdır. Osmanlı döneminde kurulan il idare meclisleri demokratikleşme amacıyla kurulmamıştır. Bunların kurulmasındaki amaç yönetimde yerel halkada görevler yüklemek ve yapılacak işlerde onlarında onayını alarak yönetimi kolaylaştırmaktadır.[22] Bununla beraber seçimle gelen bu meclis üyeleri daha sonra kurulacak olan Meclis-i Mebusan’ında çekirdeğini oluşturmuşlardır. Ülke çapındaki Meclis-i Mebusan’a bu üyelerin valilerin atamasıyla gelmesi genel seçimlere bu kültürün taşınmasını geciktirmiştir. Parlamentarizm yönünde atılmış olan bu adım yerel seçim kültürünü oluşturmuştur. Bu sebeple bugün yerel seçimlerde adaya oy verme giderek önem kazanırken, genel seçimlerde cemaatçi yapının boşluğunu dolduran siyasi partilerin liderleri ve ideolojileri öne çıkmaktadır. Lakin bu aşamada BDP’nin milletvekili seçtirebilmek için bağımsız aday yolunu kullanması Türkiye’de bağımsız aday kavramına bir alışkanlık kazandırmıştır. Bu sebeple ilerleyen dönemlerde bağımsız adayların genel seçimlerde de daha ön plana çıkacağı ve genel seçimlerde de adaya oy vermenin önem kazanması kuvvetle muhtemeldir. Pek tabiidir ki siyasi kültürde derin bir değişme yaratacak bu süreç uzun zaman alacaktır.

SONUÇ 

Bugün canımızı sıkan veya yüzümüzü güldüren pek çok siyasal olayın kökeni bugünlerde değildir. Olayları yorumlarken bugüne odaklı olmak yanlış okumalara sebebiyet verecektir. Birçok toplumsal olayda 20-30 yıl geriye gitmek dahi yetersizdir. Bu olayların kökeni tarihin bir yerinde saklıdır. Tarih bilimini önemli ve çıkarsal kılan nokta da zaten buradadır. Tarihten ders almak demek illa dönen bir çarkın başlayacağı yere geleceği anlamında değildir. Tarihin tekerrürü diye bir şey çok mümkün değildir. Tekerrür etti sanılan tarih aslında tekerrür etmemiştir. Tarihte bir yerlere bırakılan tohumlar o gün filizlenmeye başlamıştır. Bu tohumları bırakan ise elbette ki geçmişte kalmış başka bir olay veya olaylar silsilesidir. Bu sebeple bugün filizlenen olaylar geçmişte tohumlarını atan eski olay veya olgularla benzerlik gösterirler.

Bu sebeple olay ve olguların geçmişteki köklerini bulmak onları tanımlayabilmek için hayati öneme sahiptir. Bununla beraber insan unsurunun bütün olgu ve olayların temelinde bulunduğu değişmeyen tek noktadır. Bu sebeple cehaletimizin verdiği cesaretle her şeye çözüm getirmeye çalışmak boşa kürek sallamanın ötesinde değildir. Zira bugün gerçekleşen durumda budur. Sürekli faaliyet içerisinde debelenen ama hiçbir yere varamayan bir siyasi yapı ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi ilimle aydınlanan bir yoldan ziyade, günlük siyaset ve hamasetle sulanan çamurun içerisinden yürümeye çalışmamızdır.

Türk modernleşmesini anlamak ve anlamlandırmak bu manada ehemmiyetini korumaktadır. Bugün yapılacak çalışmalar yarınlarda yaşayacaklardan çaldığımız bugün için, yarınlara borcumuzu ödemekte sanırız anlamlı olacaktır.

MEHMET ALPER GÜNGÜNEŞ



[1] İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İlber Ortaylı, TİMAŞ

[2] İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İlber Ortaylı, TİMAŞ

[3] Türk Modernleşmesi, Şerif Mardin, İLETİŞİM

[4] İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İlber Ortaylı, TİMAŞ

[5] İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İlber Ortaylı, TİMAŞ

[6] Bakara Suresi 148. Ayet: KUR’AN-I KERİM MEALİ, Elmalılı Hamdi Yazır, OKYANUS

[7] Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, İLETİŞİM

[8] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, TİMAŞ

[9] İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası, Sabri Ülgener, DER YAYINLARI

[10] Azerbaycan’da Romantik Türkçülük, Aybeniz Aliyeva Kengerli, Doğu Kütüphanesi

[11] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, TİMAŞ

[12] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, TİMAŞ

[13] http://www.enfal.de/sosyalbilimler/t/050.htm

[14] Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, TÜRKİYE İŞ BANKASI YAYINLARI

[15] Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, İLETİŞİM

[16] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, TİMAŞ

[17] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, TİMAŞ

[18] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, TİMAŞ

[19] http://www.usasabah.com/Yazarlar/taha_kilinc/2011/09/15/misira-laik-bir-anayasa-tavsiye-ediyorum

[20] Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, İLETİŞİM

[21] İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası, Sabri Ülgener, DER YAYINLARI

[22] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, TİMAŞ

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış!

Yazı Hakkında Yorumun: